Dünyanın iki durumu vardır

Mayıs 25, 2009 - Leave a Response

dunya

“Dünyanın iki durumu vardır. Birinci durumda dünyaya “acı” denir, ikinci durumda “Kutsal İlahiyat”. Bu şekilde adlandırılır zira kişi yaptıklarının ıslahını edinip ihsan etme niteliğini edinmeden önce, kişi dünyayı acı ve ıstırap dolu görür.

Ancak, daha sonra kişi İlahi Takdir’in tüm dünyanın içerisinde yer aldığını görmeye layık olur, bu duruma ‘Yaratan dünyayı doldurur’ denir. O zaman dünyaya “Kutsal İlahiyat” denir ve Yaratan’dan alır. Buna ‘Yaratan ve kutsallığın bütünleşmesi’ denir. Yaratan’ın verdiği gibi tüm dünya artık ihsan etmekle doludur.

Kişi şu anki uyandırılışının tesadüfî olduğunu düşünmemelidir. Bazen kişi der ki: “Şimdi hiçbir eksikliğimin ve endişemin olmadığını hissediyorum. Aklım şimdi ferah ve dingin ve bu nedenden dolayı aklımı ve arzumu manevi çalışmaya verebilirim.”

Şöyle ki, insan Yaratan’ın yolunda yaptığı tüm çalışmaları için “kendi bileğimin gücüyle bu zenginliği hak ettim” diyebilir. Ancak, kişi manevi yolunda ilerleyecek ve manevi ihtiyaçlarını edinecek çalışmaya girdiğinde, yaptığı duaya aldığı cevabın bu olduğuna inanmalı. Daha önce yaptığı bir dua, şimdi cevap bulmuştur.”

Bir insan kendi egosuna bağlı olmadan bu dünyada var olabilir mi?

Mayıs 24, 2009 - Leave a Response

“Harika bir soru! Bizler zavallı yaratıklarız, beş tane girişi, duyusu – görme, duyma, koklama, tatma, dokunma – bulunan bir “kutu”yuz. Bu beş duyu sayesinde etrafımızda olan her şeyi algılıyoruz ve bizler kendimizi de bu beş duyu sayesinde hissediyoruz.

Bununla birlikte, gerçekleri bu şekilde okumak doğru değil, çünkü içimize geçen bütün dalga titreşimleri sonradan ego mekanizmamız ile oluşuyor – zevk arzusu. Öyleyse etrafımızda olup da bizim hissettiğimiz her ne varsa sadece içimizdeki programa bağlı şekilde görünüyor – sadece ona görünüyor.

Bu iç mekanizmadan çıkan insanlar, kendilerinin dışına çıkarlar, ‘kutu’nun sınırlarının ötesine. Çevremizde ki esas gerçeklik ihsan üzerine kurulu diyelim, o zaman tümüyle özgecil olur ve özgecillik tamamen onun bütünlüğündedir, başka türlü olamaz. Bizler – konuşan seviye – tıpkı durağan, bitki ve hayvan seviyelerinin de olduğu gibi aynı zamanda özgeciliz ama basitçe bizler bunu göremiyoruz.

Bundan dolayı, sadece bedenimizdeki her hücrenin tek bir elementi değil, vücudumuzun her organı da kendi çıkarına göre hareket eder; her şey ihsan edilmek uğruna çalışır. Aksi takdirde, organizmanın bütünü kendini koruyamazdı. Bir hücre sunmak yerine, tüketmeye başlarsa o hücre kanser olur.

Aynısı bütün evren için de geçerlidir. Bütün elementler ihsan uğruna işlerler – yüzde yüz olan tam ihsan – sadece kendi varlıklarını sürdürebilmek için enerji alırlar. Burada yalnız bir istisna var – içimize yüklenmiş olan program (bu tamamen psikolojik) egoist, bencildir. Bu öyle bir haldedir ki içerideki şeytanı farkına varırız ve kendi çabamızı kullanırız, kendimizi yeniden programlarız ve Yaratan ile formda uygunluğa ulaşırız.

Ancak bundan sonra özgür olabiliriz. Ben kendimi Yaratan kadar iyi yaptım, ben bunu başardım, ben kendimi oluşturdum ve işte bu yüzden bütün kazanç benim. İşte bu nedenden dolayı, bozulmuş bu gerçekliği algımız dışında, her şey manevi doğayla beraber çizgidedir. Sadece bir birey, kendi içinde, buna karşıdır.

Ne zaman bir insan Maneviyat’a geçerse, bunu yüzde yüz bırakır ve asla hata yapmaz. Maneviyatın çevrisindeki her şeyin nedeni olduğunu görür, buna kendide dâhildir.

Bunun aksine, insan egoist ve bedensel kurallara dayanarak var olamaz. Eğer herkes kendi uğruna tüketirse, o zaman var olmaya hakları olmaz. Bundan dolayı, yanılsamamız dışında her şey, buna dünyamızın doğası da dâhil, özgecildir.

Günümüzde bilimsel buluşlarla aynı çizgide olan şeylerden bahsediyorum. Bilim insanları bunları hücrelerin kademelerinde, kanunlarda, ilişkilerde ve bizim evrenimizde görüyorlar. Bunların din ile veya herhangi bir sistem ile alakası yok, oldukça dikkatli bir şekilde bilimle ilgileniyoruz.”

Neden kendimi kötü hissediyorum?

Mayıs 23, 2009 - Leave a Response

sad

“Acı bizleri ilerlememiz için iter. Kendimizi depresyonda da hissetsek, boş ve aklı karışık olarak da hissetsek, tüm kötü hisler bizi bu hislerin nedenini ve amacını düşünmeye zorlar.

Tıpkı bir nakışta olduğu gibi, tüm resim ancak dikişlerin arkası çevrildiği zaman görülebilir. Buna benzer olarak, bizim realitemizde olayların nasıl ilişkilendiğini görmemekteyiz, sadece birdenbire bir şeyin bir nedenden dolayı olduğunu görüyoruz.

Davranışlarımın sonuçlarını nasıl bilebilirim? Birden hayattan bir darbe alıyorum ve bunun nedenini ya da nereden geldiğini anlamıyorum. “Nerede hata yaptım?” “Bunu hak etmek için ne yaptım?” Ve hatta “Tüm başıma gelenlerin nedeni ne?”

Herkes kendi kafasına göre kendisinin ve başkalarının neden acı çektiğini yorumlayabilir. Ancak herkesin hem fikir olduğu bir nokta var ki, acı kişiye nedenini sorgulatan ve düşündüren bir şey ve Kabala da bu görüştedir.

Kabala ilmi tüm acıların tek bir nedeni olduğunu söyler, bize bunun nedenini sorgulatmak. Bu sorguları kullanarak nedenlerin gizli olduğu dünyevi varoluşumuzdan daha yüce bir varoluşa ulaşabiliriz, her acının nedeninin ifşa edildiği bir seviyeye.

Kabala ilmi, hayatın bir kaynağı olduğunu ortaya çıkarmamız ve kaynağımızla bütünleşmek için bir fırsattır. Kişi çektiği acıyı ve hayatının amacını sorguladıkça Kabala ilmine daha çok yaklaşır.“

Kabala nedir?

Mayıs 22, 2009 - Leave a Response
peop 

“İnsanoğlu ezelden beri varlığımızın temel sorularına cevap aramıştır.

Ben kimim?

Varlığımın amacı nedir?

Bu dünyaya nereden geldim ve nereye gidiyorum?

Daha önce bu dünyada bulunmuş muydum?

Ne diye bu dünyaya geldim?

Gerçeklerin tümünü anlamaya muktedir miyim?

Kendimi acı çekmekten kurtarabilir miyim?

Huzura – Mutluluğa – Rahatlatıcı sükûnete ve tatmin edici doyuma nasıl erişebilirim? 

Tarih boyunca her nesilde, insanlar, evren’in sonsuz muammasını çözmek istemişlerdir. Bu nedenle bilimsel ve başka birçok yolu deneyerek, bu sorulara sürekli cevap aramışlardır. Bu soruların hala nesilden nesle geçmiş olması da, henüz tatmin edici cevapların bulunamadığını gösterir.

 Bu yaşayan varlığın yaratılış nedeni nedir? 

 Yaratılan hiçbir şey nedensiz yaratılmadı. Fiziksel bedenlerin dünyasında, kesinleşmiş hareket, hareket gücü ve dönüşüm kuralları mevcuttur. Bu yasalara benzer yasalar, bitki ve hayvan âlemleri için de geçerli. Esas soru: “Neden yaratıldılar?” “Sadece biz değil ama etrafımızdaki her şey neden yaratıldı?”  Hala cevabı olmayan sorular! Bu âlemde bunları kendine sormayan biri var mıdır? Mevcut bilimsel teoriler dünyanın bizim etkileyemediğimiz sabit fizik kuralları ile yönetildiğini göstermekte. Bizim tek amacımız bu yasaları akıllıca kullanıp, gelecek nesillere, üzerinde yürüyebilecekleri temel taşları olarak onlar için hazırlamaktır. Evet, ama neden? İnsanlık evrim teorisiyle en basit formdan mı gelişti, ya da hayat başka gezegenlerden mi getirildi?

İki tarih var; doğum tarihi ve ölüm tarihi. İkisinin arasında olan olaylar çok özel ve herkese hastır, dolayısıyla çok değerlidir. Ya da tam tersine: eğer hayatın bitimi bir son ise, sonsuz bir karanlık ise, hayat aslında hiçbir şey demektir. Peki, o zaman, hiçbir şeyi nedensiz yaratmayan, bilge, erdemli ve mantıklı doğa nerede? Ya da hala keşfedilmemiş doğa kanunları veya  farkında olmadığımız başka bir amaç mı var? Esas dünyayı araştırmamız, sadece dünyanın hareketlerimize gösterdiği tepkilerden ibaret oluyor. Bu tepkileri beş duyumuzla algılıyoruz, ya da bu duyularımızı arttıran cihazları kullanıyoruz: dokunmak, koklamak, görmek, duymak ve tatmak. Bu araştırmalarımızı yaparken beş duyularımızın ötesinde kalan hiçbir şeyi algılayamıyoruz ve doğal olarak da varlığının ihtimalini kabullenmiyoruz. Daha da ötesi, eksik olan altıncı duyumuzun eksikliğini de hissetmiyoruz, tıpkı altıncı bir parmağın eksikliğini hissetmediğimiz gibi. Doğuştan kör bir insana görmeyi anlatamadığımız gibi. İşte bu yüzden, insan kendisinden gizlenmiş olan doğa varlıklarını elindeki mevcut beş duyu’ya dayanan metotlarla şimdiye kadar bulamadı ve asla bulamayacaktır.

Kabala’ya göre bir ruh âlemi var, ancak bu âlem, bizim beş duyu organımız tarafından algılanamaz. Bizim Evrenimiz, bu âlemin merkezinde, çok küçük bir parça ve gezegenimiz Dünya da bu merkezin iç merkezi. Bu bilgi, düşünce ve hisler dünyasında materyal bazda bize etki eden doğa kanunları ve olasılıklar, nasıl hareket edeceğimizi belirler. Ne zaman ve nerede doğacağımız, ya da ne olacağımız konusunda, kiminle tanışacağımız ve hareketlerimizin karşılığının ne olacağı hakkında hiçbir etkimiz yok.

Kabala’ya göre, insanoğluna dört çeşit bilgi verilmiş ve insan bunların hepsini anlamak zorunda:

 1. Yaratılan: Yaratılanın ve dünyaların gelişiminin incelenmesi. Yaratan’ın nasıl yarattığı, materyal ve ruh âleminin kesişimi, insanın yaratılmasının nedeni.

2. İşleyiş: İnsanın doğasının incelenmesi, ruh âlemiyle olan bağı, pratik Kabala diye adlandırılan.

3. Ruhların Yolu: Her ruhun doğası ve gittiği yolun incelenmesi. İnsanın hem bu dünyada, hem de sonraki dünyalarda nasıl davrandığı. Ruhun bedene inmesinin nedeni ve neden bedende ona has bir ruh verildiğinin incelenmesi. Bu bölümde insanoğlunun tarihi ve ruhların geçişlerinin sıralaması da incelenmekte.

4. Yasa: Bizim Dünyamızın incelenmesi – hareketsiz, bitkisel, hayvansal, doğaları, rolleri ve ruh âleminden nasıl yönetildikleri.
Yüce yönetim ve insanın Doğa, Zaman ve Yer kavramlarını algılayışı. Üst güçlerin incelenmesi, materyal bedenlerin amaçlarına doğru yönlendirilmesi.

İnsan hayatının gizemini, kökenini sorgulamadan kavramak mümkün mü? Zamanı geldiğinde Bu soruyu her insan düşünür, er ya da geç. 

İnsanın manevi hayatı arayışının temelindeki soru, hayatının amacı ve anlamının ne olduğudur. Yirminci yüzyılın ortalarından beri insanoğlunun dini kavramları hayat koşulları çerçevesinde yeniden şekillendirdiğine şahit oluyoruz. Teknolojik gelişmeler ve küresel afetler pek çok felsefi teori doğurmakta, ancak insana ruhsal tatmin kazandıramamaktadır. Kabala’nın açıkladığı gibi, mevcut tüm zevklere karşılık dünyamıza sadece küçük bir kıvılcım düştü. Bu kıvılcımın materyal objelerdeki varlığı bize zevk veriyor. Başka bir deyişle, insanın zevk aldığı tüm hisler ve farklı koşullarla yaşadığı tecrübeler sadece bu küçük kıvılcımın varlığından kaynaklanıyor. Buna ek olarak, zaman geçtikçe, insan sürekli yeni zevklerin ve tecrübelerin umudu içerisinde, bu objelerin farklı maddeler olduğunu ve özündeki kıvılcımın aynı olduğunu anlamadan, yeni arayışlar peşinde koşuyor. 

Ruhun materyali aşması gerektiğini anlaması ve tatmin olabilmesi için iki yol var:

  1. Kabalanın ilmiyle
  2. Hayatın acı tecrübeleriyle

İlk metot, Kabala çalışarak ve sonuç olarak zamanla egoistlikten sıyrılmak. İkinci metot standart olup, bir anda ruhun açlığını ve yeni bir arayış içerisinde yeni bir kaynak bulma çabasına girmesidir. Bu açlığı hayatın acılarını tecrübe ederek beklemektense, Kabala çalışmak daha olgun bir davranış biçimi olabilir.”

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.